<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title> &#187; Röportaj</title>
	<atom:link href="http://ilericiliseliyiz.biz/category/roportaj/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://ilericiliseliyiz.biz</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 21 Jul 2010 23:30:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2154</generator>
		<item>
		<title>Onur Saylak&#8217;la Röportaj</title>
		<link>http://ilericiliseliyiz.biz/2009/04/12/onur-saylakla-roportaj/</link>
		<comments>http://ilericiliseliyiz.biz/2009/04/12/onur-saylakla-roportaj/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Apr 2009 05:22:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ild</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ilericiliseliyiz.biz/ild/?p=158</guid>
		<description><![CDATA[SORU: Öncelikle sizi tanıyalım. Onur Saylak: Ben 1977 Ankara doğumluyum. Kuşadası’nda büyüdüm. ODTÜ Fizik Bölümü’ne girdim. Daha sonra Siyasal Kamu Yönetimi Bölümü’ne girdim. Ardından Bilkent Tiyatro Bölümü’ne girdim. 13 yıl üniversite eğitimi aldım. 2006’da mezun oldum şimdi de İstanbul’dayım. SORU eki oyunculuk nasıl başladı? ODTÜ Fizik’ten, Siyasal Kamu Yönetimi’nden sonra? Onur Saylak: 25 yaşımda başladı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-159" style="border: 1px solid black; margin: 1px 4px;" title="onur-saylak" src="http://ilericiliseliyiz.biz/ild/wp-content/uploads/2009/04/onur-saylak-214x300.jpg" alt="onur-saylak" width="175" height="230" /></p>
<p><strong>SORU</strong>: Öncelikle sizi tanıyalım.<br />
<strong>Onur Saylak</strong>: Ben 1977 Ankara doğumluyum. Kuşadası’nda büyüdüm. ODTÜ Fizik Bölümü’ne girdim. Daha sonra Siyasal Kamu Yönetimi Bölümü’ne girdim. Ardından Bilkent Tiyatro Bölümü’ne girdim. 13 yıl üniversite eğitimi aldım. 2006’da mezun oldum şimdi de İstanbul’dayım.<br />
<span id="more-158"></span><br />
<strong>SORU</strong> <img src='http://ilericiliseliyiz.biz/wp-includes/images/smilies/icon_razz.gif' alt=':P' class='wp-smiley' /> eki oyunculuk nasıl başladı? ODTÜ Fizik’ten, Siyasal Kamu Yönetimi’nden sonra?<br />
<strong> Onur Saylak:</strong> 25 yaşımda başladı. Bayağı geç başladı aslında. Oyunculukla da pek bir alakam ilgim yoktu. Ama ben küçük başladım okula, 6 yaşımda. Bir de hani kasaba hayatı o zamanlar. Kuşadası şuanki gibi değildi. Liman açılmadan önce gayet sakin sessiz bir tatil beldesiydi. Ben bir kaynak ustasının oğluyum. O zamanlar çok bilinçli değildik, (ÖYS zamanlarından bahsediyoruz) 1993te. Bizim orada, Kuşadası’nda şöyle bir şey vardı az biraz matematik fen yapabiliyorsanız sizi hemen sayısalcı yapıyorlardı. Hiç söz hakkınız yok, yoksa sözelci olup hiçbirşey yapamayacağınız inancındalardı nedense. Böyle yaptılar bize de ve puan tuttu ODTÜ’ye girdik ama hani 16 buçuk yaşındaydım ben 17’ye daha tam girmemiştim. Sonra bir anda ODTÜ; “aydınlanma dönemi” diyelim. Dünya, insan&#8230; Sonra fizikle ilgilenmek istemediğimi anladım. Çünkü anabilim dalı çok başka bir ‘idealizm’ gerektiriyor. Sonra sınava bir daha girdim gene iyi bir puan geldi. Bu sefer de Kamu Yönetimi’ne girdim. Aslında Kamu Yönetimi’nden çok fazla şikayetçi değildim ama yine hani bünye diyelim, bünye tam kaldırmadı o sırada. Sonra hani bildiğiniz gibi üniversitede afişler asılır ya; tiyatro topluluğu afişi vardı. Derken herkes “sen oyunculuk yap” demeye başladı. Aklıma girdiler. Benim de hoşuma gitti sonra Bilkent’in sınavına girdim ve kazandım. Böyle oldu yani.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Sonbahara geçelim. Size bu teklif nasıl geldi? Senaryo elinize geçince ne düşündünüz?<br />
<strong> Onur Saylak:</strong> Şöyle oldu. Özcan Alper (yönetmenimiz) 4 yıldır uğraşıyormuş senaryoyla, Kültür Bakanlığı’ndan maddi destek de çıkınca yapım aşamasına gelmişler ve Yusuf’u (filmdeki karakteri) arıyorlarmış. Bir türlü bulamıyorlarmış. Bir gün internette benim bir fotoğrafımı görmüşler. Sonuçta bana ulaştılar. Sonrasında buluştuk Özcan’la. Anlattı uzun uzun sonra senaryoyu gönderdiler. Okudum. Önce korktum tabi. İlk sinema filmi ve bu kadar sorumluluk isteyen bir rol, bu kadar az söz söyleyen bir rol nasıl olur diye. Yani biraz korktum ama sonra Özcan’la konuştuk ve Özcan bir şekilde rahatlattı beni. Çünkü ne yapmak istediğine o kadar emindi ve netti ki, ne çekmek istediğini, Yusuf’un nasıl bir karakter olduğunu, her türlü açığını gediğini çok rahat anlatabiliyordu. Sonra ben etrafımda birkaç kişiye okuttum (Bu dönemi yaşayan birkaç arkadaş.) Onlar şunu sordular: “Çok güzel bir senaryo ama sinema filmine nasıl aktarılacak?” Çünkü senaryo çoğu zaman çok güzel yazılabilir ama film öyle olmayabilir ya da senaryo kötü film iyidir. “Böyle bir adamı nasıl oynayacaksın? Nasıl bunu gerçekleştireceksin?” diye sordular. Özcan beni ikna etti öyle kabul ettim ve güzel bir çalışma yaptık.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Peki nasıl hazırlandınız role?<br />
<strong>Onur Saylak:</strong> Ben özellikle şöyle bir şey yapmak istedim. Yusuf’un daha çok bilinç akışı diyelim onu  yakalamaya çalıştım. Yani 10 yıl kapalı kalmış bir insan ne düşünür, ne düşünmüştür, ne hissedebilir, ölüme gitmek üzere olan bir adam neler düşünebilir, neler hissedebilir&#8230; Hep bunları düşünmeye, bunları beslemeye çalıştık. Hüseyin Karabey’in “Sessiz Ölüm” diye bir belgeseli var. F tipleriyle ilgili. Sadece Türkiye değil tüm Avrupa’daki F tipleriyle ilgili, onu izledim. F tipinden çıkmış arkadaşlarım vardı; Özcan’ın arkadaşları vardı; onlar çok yardım ettiler. Birebir buluştuk, uzun uzun haftalarca konuştuk. Bana hep o bilinci anlatmaya çalıştılar. Neler hissettiklerini birebir anlattılar. En çok bunların yardımı oldu rolü çıkarmamda. Çünkü hani senaryo gereği geçmişine dair çok fazla bilgi yok Yusuf’un, çok kapalı Yusuf. O yüzden bu derinliğe inmemi sağlayan şey, hep bu buluşmalarda, bu sohbetlerde oldu.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Yusuf senaryoda pek fazla konuşmuyor bu biliçli bir şey mi?<br />
<strong>Onur Saylak: </strong>Evet bu bilinçli bir şey çünkü -gerçi bunu Özcan’a sormak lazım ama benim dışardan gözlemim- söyleyecek çok şeyi var ama söylemesine gerek yok, çünkü o kadar aşikâr ki. Filmin seyircinin beğenisini toplamasının nedeni de bu. Herkes başka duygular başka şeyler çıkarıyor ama herkes çok net bazı şeyleri alabiliyor. Şöyle bir söylemimiz vardı bizim; “Sert bir film ama anlayana” diye. Aslında filmde çok açık herşey. Dış dünyada yaşananlar, Yusuf’un içinde yankılananlar&#8230; Azıcık dikkatli seyredilirse ve azıcık kulak kabartılırsa sanırım herşey çok net anlaşılıyor filmde.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Çekim süreci nasıl geçti peki?<br />
<strong>Onur Saylak:</strong> Çekim süreci bir yandan çok eğlenceli, bir yandan da çok zor. Ben normalde geceleri yaşayan bir insanım; geceleri yaşayan derken evde yine ama gündüzleri genelde hep uyuyor oluyorum. Fakat Karadeniz’in doğası gereği saat öğleden sonra 2 denince hava kararıyordu. O yüzden biz her gün 4.30’da kalkıyorduk. İlk 2-3 gün baya zorlandım yani ve o gördüğünüz sahnelerin birçoğu sabah 9’da 10’da çekildi. O yüzden biz 1 aya yakın erken kalkmaya başladık o süreçte zorlanmayalım diye. 1 ay önce gittim ben Hemşin’e. O 1 ay çok zevkliydi. Dağlara çıktık, yaylalara çıktık, birçok evde kaldık, birçok insanla sohbet ettik. Bir kere muazzam bir doğası var Hemşin’in, inanılmaz yani. Benim bir arkadaşım hep derdi: “Türkiye cennet, Türkiye cennet”. Biz de dalga geçerdik. Bir kez daha kanıtladı bana orası, inanılmaz bir yer. Yeni bir kültürle tanışıyorsunuz. Bir Egeli olarak hiç görmediğiniz topraklar, tanımadığınız insanlar, o anlamda yeni bir dil, yeni bir kültür&#8230;çok çok zevkliydi! Doğanın bize filmde sunduğu olağanüstü şeyler var. İşte o kar, o dalga sahnesi, o sisler&#8230; Ama bizi de biraz yıprattı. Çünkü öyle bir şey ki mesela güneşli bir sahne çekeceksiniz 2 dakika sonra hava kararıyor, sahneyi iptal ediyorsunuz. 3 dakika sonra hava tekrar açıyor bir daha çekmeye çalışıyorsunuz ama yağmur yağıyor. Gün içinde 10-20 kez hava değişiyordu. Hırçındı gerçekten doğası. Ama şunu bir yerden sonra anlamaya ve yapmaya çalıştık ve uyguladık da sanırım. Doğaya karşı çıkmak yerine doğaya uyum sağladık. Bunu anladığımız zaman herşey yoluna girdi.</p>
<p><strong>SORU</strong>: F tipleri insanları izole etmek ve onları hayattan tecrit etmek için kurulmuştur ve buraya konulanlar genelde siyasi suçlular. Sizin F tipleri hakkındaki görüşleriniz nedir?<br />
<strong>Onur Saylak:</strong> F tipi aslında böyle tanımlanmaz ama&#8230; ‘Bir insan beyninin ürünü’. Bu ne kadar acı bir şey değil mi? Hayvan hakları savunucuları var mesela. Hayvanlar sokakta kaldı mı, biri tekme attı mı bas bas bağırıyorlar. F tipleriyle ilgili kaç kişi ayaklandı, kaç kişi karşı çıktı? Türkiye’de bilmediğiniz zaman herşey çok kolay! Sadece gazetede iki haber okuyorsunuz, televizyonda 1-2 kere geçiyor. Hayata dönüş operasyonu oldu 1 ay 2 ay sürdü, yine unutuldu. Bilmediğiniz zaman ne ki F tipi? Bir hapishane. Ne olabilir ki, ne kadar zor olabilir? Sürekli alışıyoruz ve sürekli unutuyoruz. Alışmak en kötü şey. Mesela geçen gün  tartıştık. Dediler ki sizin kuşağa kayıp kuşak diyorlar. Biz neden kayıp kuşak olalım ki? Bir insan grubu kendine kayıp kuşak diye ad koyuyorsa ne kadar kötü. Hep diyolar ya: “80 sonrası biz apolitik yetiştirildik.” Bir insan grubu kendinin apolitik yetiştirildiğinin farkına varıyorsa politik olmayı becerebilir. Ben bu söylemlere karşıyım. “Biz apolitik yetiştirildik.” O zaman politik ol! Demek ki çıkış yolunu da biliyorsun. İnsan kendine bir tanımlama yapabiliyorsa nedeninin niçininin de farkına varıyordur. Eyleme geçmek böyle bir şeydir zaten. Ne olduğunu biliyorsan o zaman harekete geçersin. F tipi ile ilgili ‘insanlık suçu’ gibi saçma sapan bir laf söylemeyeceğim. Hayvanlık suçudur diyeceğim! Çünkü bir insan suç işledi diye onu sadece kapatmıyorsunuz. Beynini sömürmeye yönelik, onurunu sömürmeye yönelik, insanlıktan etmeye, herşeyinden etmeye çalışıyosunuz. Bunu niye yapmak ister bir iktidar ya da güç anlamış değilim! Anlıyorum da aklım almıyor.</p>
<p><strong>SORU</strong>: F tiplerinde kalan mahkumların akıl sağlıklarını ve zaman olgusunu kaybetmemek için yaptıkları bazı şeyler var. Örneğin sabah kalktıklarında duvara kim oldukarını ve neler yaptıklarını anlatıyorlar. Sonbahar’da Yusuf’un tek başına oynadığı santranç sahnesi de bunun bir örneği.<br />
<strong>Onur Saylak:</strong> O gerçek bir sahne. Bizimle birlikte çalışan biri var. Cemil Aksu. F tiplerinde kalmış bir arkadaş. Onun birebir anlattığı bir sahne. O sahne yoktu senaryoda. Anlatınca çok hoşumuza gitti.  Sadece bunlar değil. O kadar güzel detaylar anlattı ki Cemil. Mesela Cemil de hapisten ilk çıktığında evden çok fazla çıkmak istemeyen, çok fazla hareket etmek istemeyen bir karaktermiş. Özcan demiş ki ona: “Hadi bir şey yap. Bak! Çıktın evlendin. Bir şey yap.” O da çok güzel bir cümle söylemiş. Demiş ki: “Abi kafamda öyle bir kaya var ki onu kırmadan hiçbir şey yapamam.” Bu cümle bütün rolün çıkış noktası oldu benim için.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Sonbahar filminin anlattıkları kendi siyasi düşüncenize ne kadar yakın ya da uzak?<br />
<strong>Onur Saylak: </strong>Siyasi düşünceye gerek yok ki. İnsan olmayı becerebilen herkes zaten bunların karşısında durmak zorundadır. Ben hayata şöyle bakıyorum. Hayat bir taraf tutmaktır. İlle bir siyasi ideolojiye siyasi düşünceye gerek yok. Tabii ki siyasi boyutta bir çok ortak nokta var Yusuf’la aramızda. Ama bunlara karşı çıkmak sadece bir siyasi düşünceye ait değilmiş gibi geliyor. İnsan olmayı becerebilen, iyi insan olmayı becebilen biri zaten bunlara karşı koymalıdır. Bunlara karşı koymayan birinin insanlığından şüphe ederim. Çünkü insanın insana yapmayacağı şeyler bunlar. İdeolojik görüşüme gelince tabii ki Yusuf’la çok parelel şeyler düşünüyorum. Örneğin arkadaşlarım soruyor. Nasıl dine inanmıyorsun? Bende şunu söylüyorum. Ben kendime inanıyorum. Kendi aklıma, zekama inanıyorum. Başka bişeye gerek yok ki aklım var, yüreğim var, beynim var, düşüncelerim var. Başka bir şeye gerek yok ki. İyiyle kötüyü ayırt edemiyorsam ben o zaman niye yaşayayım ki. Bir şeye bağlı olmaya hiç gerek yok. Neyle yaşadığın önemli! İnsanla yaşıyorsanız, bu düşünceler zaten sizde var. Ama parayla, dinle yaşıyorsanız o zaman tabii ki bu düşüncelere vakıf olmanız biraz zor. Benim düşüncem bu.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Sonbahar filmi F tiplerinden çok F tiplerinden çıktıktan sonraki durumu anlatmış. Ve bunu Yusuf’u yalnızlaştırarak yapmış.<br />
<strong>Onur Saylak:</strong> Ben bu eleştiriye şöyle bir yanıt vereyim. Bakın 12 Eylül sonrası için yapılan filmlere, hep klişe sahneler var. Seyirci bizim filmde de bunları bekledi. Bizim filmin bence de farkı buydu. Hep bir işkence sahnesi beklediler. O işkence sahnesi ile bir katarsise ulaşıp kendilerini bir nebze haklı duruma geçirmeyi istedi seyirci. Ama sonbaharda şöyle bişey vardı. Biz bu süreci yaşamış ve ölüme gitmek üzere olan -ki bu atlandı hep- bir adamın hikayesi var bu filmde. Bunu çok düşündük biz. Ölüme giden bir adam ne yapar? Hep söylendi. Eski arkadaşlarıyla neden buluşmadı? Ama Cihan’la buluştu. Şunu düşünsenize, ölüme giden bir adamın çevresiyle iletişim kurması zor değil midir? Biz bu konuyu çok tartışıtık ve  çıkardığımız sonuç bu oldu.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Sonbahar filmini bir kenara koyup Onur Saylak’tan söz edelim hangi aktörler sizi etkiler?<br />
<strong>Onur Saylak</strong>: Gerçek olan bütün aktörler beni etkiler; oynamayan bütün aktörler beni etkiler.</p>
<p><strong>SORU</strong>: Sanat ne ifade ediyor sizin için?<br />
<strong>Onur Saylak: </strong>Sanat uçsuz bucaksız bir şey. Derdini anlatmanın güzel bir yolu. Bende derdimi anlatmak için oyuncu oldum zaten. Düşündüklerimi duyumsadıklarımı birileri ile paylaşmak için güzel bir araç. Örneğin Sonbahar gibi bir film yapıyorsuz. Bir çok insan izliyor. Bir duygu birikimi yapıyorsunuz. Bundan daha güzel bişey olabilir mi?</p>
<p><strong>SORU</strong>: Sonbahar filmine küçük bir dönüş yaparsak pastoral bir hava var.<br />
<strong>Onur Saylak:</strong> Özcan o pastoral havayı Yusuf’un iç dünyası gibi yansıtmak istedi. Yoksa doğa karesi pastoral kareler olsun diye çekilmiş ve kullanılmış değil.</p>
<p>Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ilericiliseliyiz.biz/2009/04/12/onur-saylakla-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Friedrich Engels Komünizmin İlkeleri</title>
		<link>http://ilericiliseliyiz.biz/2009/04/12/friedrich-engels-komunizmin-ilkeleri/</link>
		<comments>http://ilericiliseliyiz.biz/2009/04/12/friedrich-engels-komunizmin-ilkeleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2009 22:18:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ild</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ilericiliseliyiz.biz/ild/?p=144</guid>
		<description><![CDATA[Soru 1: Komünizm nedir? Yanıt: Komünizm, proletaryanın kurtuluş koşullarının öğretisidir.  Soru 2: Proletarya nedir? Yanıt: Proletarya, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><span><img class="alignleft size-medium wp-image-145" style="margin-top: 1px; margin-bottom: 1px; margin-left: 3px; margin-right: 3px; border: 1px solid black;" title="f_engels" src="http://ilericiliseliyiz.biz/ild/wp-content/uploads/2009/04/f_engels-251x300.jpg" alt="f_engels" width="126" height="150" />Soru</span></em></strong><strong><span> 1: Komünizm nedir?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>Yanıt</span></em></strong><strong><span>:</span></strong><span> Komünizm, proletaryanın kurtuluş koşullarının öğretisidir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span> <strong><em><span>Soru</span></em></strong><strong><span> <em>2</em>: Proletarya nedir?<span id="more-144"></span><br />
</span></strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>Yanıt</span></em></strong><strong><span>:</span></strong><span> Proletarya, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır. Proletarya, yani proleterler sınıfı, tek sözcükle, 19. yüzyılın çalışan sınıfıdır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>Soru</span></em></strong><strong><span> <em>3</em>: Şu halde proleterler her zaman var olmamışlardır?</span></strong><span><br />
</span><strong><em><span>Yanıt</span></em></strong><strong><span>:</span></strong><span> Hayır. Yoksul halk ve çalışan sınıflar her zaman var olmuştur </span><sup><span><span> </span></span></sup><span>ve bu çalışan sınıflar çoğunlukla yoksuldular. Ama demin sözü edilen koşullar altında yaşayan bu tür yoksullar, bu tür işçiler, yani proleterler her zaman var olmamışlardır, nasıl ki rekabet her zaman serbest ve sınırsız olmamışsa.</span></p>
<p> </p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>Soru</span></em></strong><strong><span> <em>4</em>: Proletarya nasıl doğdu?</span></strong><span><br />
</span><strong><em><span>Yanıt</span></em></strong><strong><span>:</span></strong><span> Proletarya, geçen yüzyılın ikinci yarısında İngiltere&#8217;de ortaya çıkan ve o zamandan bu yana dünyanın bütün uygar ülkelerinde kendini yinelemiş olan sanayi devriminin bir sonucu olarak doğdu. Bu sanayi devrimine, buhar makinesinin, çeşitli dokuma makinelerinin, buharlı tezgâhın ve daha birçok başka mekanik aygıtların icadı neden oldu. Çok pahalı olan ve bunun sonucu, ancak büyük kapitalistler tarafından satın alınabilen bu makineler, o güne dek var olan tüm üretim biçimini değiştirdi ve makineler işçilerin derme çatma çıkrıklarıyla ve el tezgâhlarıyla ürettiklerinden daha ucuz ve daha iyi metalar ürettiği için, eski işçileri saf dışı bıraktı. Böylece bu makineler, sanayiyi tümüyle büyük kapitalistlere teslim etti ve işçilerin sayıca pek az olan mülklerini (aletler, el tezgâhları, vb.) değersizleştirdi, öyle ki, kapitalistler çok geçmeden her şeye el attılar ve işçilere hiç bir şey kalmadı. Fabrika sistemi, bu yolla, giyim eşyaları imalatına girmiş oldu. Makine ve fabrika sisteminin harekete geçmesinin ardından, fabrika sistemi çok geçmeden öteki sanayi dallarında da, özellikle pamuklu dokuma ve matbaa işlerinde, çanak-çömlek ve madeni eşya sanayisinde kullanılmaya başlandı. Tek tek işçiler arasında giderek daha çok işbölümü oldu, öyle ki, daha önce tüm bir nesneyi yapan işçi, artık onun yalnızca bir kısmını üretiyordu. Bu işbölümü ürünlerin daha hızlı ve dolayısıyla daha ucuza ikmal edilmelerini olanaklı kıldı. Bu, her işçinin eylemini, bir makinenin yalnızca aynı yetkinlikte değil, hatta bundan çok daha iyi bir biçimde yapabildiği çok basit, sürekli yinelenen mekanik bir işleme indirgedi. Bu yolla, sanayinin bütün bu dalları, tıpkı iplikçilik ve dokumacılık gibi, birbiri ardından buhar gücünün, makinenin ve fabrika sisteminin egemenliği altına girdiler. Ama böylece, bunlar, aynı zamanda, tamamıyla büyük kapitalistlerin ellerine geçtiler </span><span>[</span><span>ve buralarda da işçiler bağımsızlığın son kırıntılarını yitirdiler. Yavaş yavaş, gerçek manüfaktürlere ek olarak zanaatlar da, aynı şekilde, giderek daha çok fabrika sisteminin egemenliği altına girdiler, çünkü burada da, maliyetlerden birçok tasarrufların yapılabildiği ve çok yüksek bir işbölümünün olabildiği büyük atölyelerin kurulmasıyla, büyük kapitalistler, küçük zanaatçının yerini giderek daha çok aldı. Böylece şimdi, uygar ülkelerde hemen bütün çalışma dallarının fabrika sistemi altında yürütüldüğü ve hemen bütün dallarda zanaatın ve manüfaktürün büyük sanayi tarafından saf dışı edildiği noktaya ulaşmış bulunuyoruz. Bunun sonucu olarak, eski orta sınıflar, özellikle küçük zanaat ustaları, giderek daha çok yıkıldılar, işçilerin eski konumları tamamıyla değişti ve bütün öteki sınıfları yavaş yavaş yutan iki yeni sınıf çıktı ortaya:<br />
</span><strong><span>      I.</span></strong><span> Bütün uygar ülkelerde bütün geçim araçlarına ve bu geçim araçlarının üretimi için gerekli hammaddelere ve aletlere (makineler, fabrikalar, vb.) daha şimdiden hemen tamamıyla sahip <strong>büyük kapitalistler</strong> sınıfı. Bu sınıf, <strong>burjuvalar sınıfı, ya da burjuvazidir</strong>.<br />
</span><strong><span>      II.</span></strong><span> Tamamıyla mülksüz olan ve bu yüzden, emeklerini, karşılığında zorunlu geçim araçları edinmek için burjuvalara satmak zorunda kalanlar sınıfı. Bu sınıfa <strong>proleterler sınıfı</strong>, ya da<strong> proletarya</strong> denir.<br />
  </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>Soru</span></em></strong><strong><span> <em>5</em>: Proleterlerin burjuvalara bu emek satışı hangi koşullar altında yer alır?</span></strong><span><br />
</span><strong><em><span>Yanıt</span></em></strong><strong><span>:</span></strong><span> Emek herhangi bir başka meta gibi bir metadır ve fiyatı da herhangi bir başka metaın fiyatını belirleyen aynı yasalar tarafından belirlenir. Büyük sanayinin ya da serbest rekabetin —ki göreceğimiz gibi, ikisi de aynı kapıya çıkar— egemenliği altındaki bir metaın fiyatı, ortalama olarak, her zaman, o metaın üretim maliyetine eşittir. Emeğin fiyatı da, demek ki, aynı şekilde emeğin üretim maliyetine eşittir. Emeğin üretim maliyeti, tamamen, işçinin, kendisini çalışabilir bir durumda tutmak ve işçi sınıfının yok olmasını önlemek için gereksindiği geçim araçları miktarından ibarettir. Demek ki işçi, emeği karşılığında, bu amaç için gerekli olandan daha fazlasını almayacaktır; emeğin fiyatı ya da ücret, geçim için gerekli en düşük, asgari miktar olacaktır. İşler bazen kötü, bazen da iyi olduğuna göre, işçi de bir durumda daha fazla, öteki durumda daha az alacaktır, tıpkı fabrika sahibinin kendi metaı karşılığında bir durumda daha fazla, öteki durumda daha az alması gibi. Ama fabrika sahibi nasıl ki işlerin iyi olduğu zaman ile kötü olduğu zaman arasında ortalama olarak kendi metaı için, bu metaın üretim maliyetinden ne daha fazla, ne de daha az alıyorsa, işçi de ortalama olarak bu asgariden ne fazla, ne de az alacaktır. Bütün çalışma dalları ne denli büyük sanayinin eline geçerse, ücretlere ilişkin bu iktisadi yasa da o denli daha sıkı uygulanır.</span></p>
<p> </p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>Soru</span></em></strong><strong><span> <em>6</em>: Sanayi devriminden önce hangi çalışan sınıflar vardı?</span></strong><span><br />
</span><strong><em><span>Yanıt</span></em></strong><strong><span>:</span></strong><span> Çalışan sınıflar, toplumun gelişmesinin farklı aşamalarına bağlı olarak, farklı koşullar içinde yaşarlar ve mülk sahibi ve egemen sınıflar karşısında farklı konumlara sahip bulunurlardı. Antikçağda, çalışan halk, tıpkı birçok geri ülkede ve hatta Birleşik Devletlerin güney kesiminde hâlâ olduğu gibi, sahiplerinin <em>köleleri</em> idiler. Ortaçağda, tıpkı Macaristan&#8217;da, Polonya&#8217;da ve Rusya&#8217;da hâlâ olduğu gibi, toprak sahibi soyluların <em>serfleri</em> idiler. Ortaçağda ve sanayi devrimine dek, kentlerde, bir de küçük-burjuva zanaatçıların hizmetinde çalışan kalfalar vardı ve manüfaktürün gelişmesiyle birlikte, yavaş yavaş, daha o sıralar, büyükçe kapitalistler tarafından çalıştırılan manüfaktür işçileri ortaya çıktı.</span></p>
<p> </p>
<p class="MsoNormal"><strong><em><span>Soru</span></em></strong><strong><span> <em>7</em>: Proleter köleden hangi bakımdan farklıdır?</span></strong><span><br />
</span><strong><em><span>Yanıt</span></em></strong><strong><span>:</span></strong><span> Köle ancak bir kez satılır, proleter ise kendisini günbegün, saatbesaat satmak zorundadır. <em>Tek</em> <em>bir</em> efendinin mülkü olan bireysel köle, efendisinin çıkarı bunu gerektirdiğinden, ne denli sefil olursa olsun, güvence altına alınmış bir geçime sahiptir. Emeği ancak birisi buna gereksinme duyduğu zaman kendisinden satın alınan ve deyim yerindeyse, tüm burjuvalar <em>sınıfının</em> mülkü olan bireysel proleter ise, güvence altına alınmış bir geçime sahip değildir. Bu geçim ancak tüm proleter <em>sınıf</em> için güvence altına alınmıştır. Köle rekabetin dışındadır, proleter ise onun içindedir ve bunun bütün dalgalanmalarından etkilenir. Köle, uygar toplumun bir üyesi olarak değil, bir şey olarak hesap edilir; proleter ise bir kişi olarak, uygar toplumun bir üyesi olarak kabul edilir. Şu halde, köle proleterden daha iyi bir geçime sahip olabilir, ama proleter, toplumun gelişmesinin daha yüksek bir aşamasına mensuptur ve kendisi de köleden daha yüksek bir aşamada bulunur. Köle, kendisini, bütün özel mülkiyet ilişkileri arasından yalnızca kölelik ilişkisini kaldırmakla özgür kılar ve böylelikle ancak o zaman bizzat bir proleter haline gelir; proleter ise kendisini, ancak genel olarak özel mülkiyeti kaldırmakla özgür kılabilir.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ilericiliseliyiz.biz/2009/04/12/friedrich-engels-komunizmin-ilkeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
